Zor Zamanlar ve Ortadoğu Jeopolitiğindeki Hareketlilik

0

Altınoluk Dergisi yazarı Beytullah Demircioğlu’nun kaleminden dünya gündemi ve güncel meselelere dair öenmli notlar…

Bir taraftan dünya genelinde rekor seviyelere ulaşan sıcaklıklar ve kuraklık, öte yandan aşırı yağışlar… Dünyayı çok ciddi bir kıtlığın beklediği yönündeki haberler, resesyon yani ekonomik durgunluk, ormanların yanı sıra artık çok daha sıklıkla duyduğumuz tarım arazilerindeki yangınlar…

İnsanlık İklim Krizi Nedeniyle Toplu İntiharla Karşı Karşıya

Dünya medyasına yansıyan felaket haberlerini uzatmak mümkün. BM Genel Sekreteri Guterres, dünyanın hali pürmelalini; İnsanlık iklim krizi nedeniyle toplu intiharla karşı karşıya” diye özetliyor.

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) iklim değişikliğinin dünya genelinde sıcak hava dalgalarını daha sık ve yoğun hale getireceğini, sıcaklığın 40 yıl boyunca artacağı uyarısında bulunuyor.

Avrupa Birliği Ortak Araştırma Merkezi, aşırı sıcaklar nedeniyle Avrupa topraklarının yüzde 44’ünün kuraklık tehdidiyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor.

Peki bu gidişat nereye? Gerçekten felaket çağına doğru mu gidiyor dünyamız? İnsanoğlu kendi eliyle ektiğini mi biçiyor? Yoksa ekonomik ve siyasi hedefler doğrultusunda felaket haberleri kasıtlı olarak abartılıyor mu?

Felaket haberlerinin siyasi ve ekonomik hedefler doğrultusunda manipüle edildiğini düşünenler azımsanmayacak ölçüde olsa da şurası bir gerçek ki dünyanın geneli, jeo-politik, jeo-ekonomik ve çevresel/iklimsel nedenlere bağlı olarak çok ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya. Öyle ki küresel ekonomilerin geleceğine dair yapılan analizlerde dünyanın öngörülemez bir sürece doğru sürüklendiği sıklıkla vurgulanıyor.

Temel Gıda Maddelerine Ulaşmada Yaşanan Sıkıntılar ve Hayat Pahalılığı

Başta temel gıda maddelerine ulaşmada yaşanan sıkıntılar ve hayat pahalılığı nedeniyle birçok ülkede (buna gelişmiş ülkeler de dahil) toplumsal olaylar yönetimleri sarsıyor. Hatta Sri Lanka örneğinde olduğu gibi yönetimler alaşağı ediliyor. Ekonomik krizden etkilenen ülkelerde on binlerce kişinin katıldığı protesto gösterileri düzenleniyor, grevler yapılıyor. İsyan dalgası, dalga dalga iflasın eşiğindeki ülkelere her geçen gün biraz daha yaklaşıyor. Yeni bir Arap Baharı beklentisinin dillendirildiğine şahit olunuyor. Afrika ve birçok Orta Doğu ülkesinde tahıl krizi nedeniyle sancı çok daha büyük. Söz konusu ülkeler için kriz adeta hayat-memat noktasında.

Bugünlerde aşırı sıcaklardan ve kuraklıktan mustarip, yüksek enflasyon girdabındaki Avrupa ülkeleri ise Rusya’nın doğalgazı kesme tehdidi karşısında kışın ne yapacaklarını şimdiden kara kara düşünüyor. Rus gazına alternatif çözümler arayan Almanya’da bir taraftan sıcak su kullanımına kısıtlama getirileceği konuşulurken bir taraftan da sıcak su sorununu çözebilmek adına devasa “termos kuleler”, “toplu ısınma odaları” inşa ediliyor.

 Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Avrupa Birliği’nin Rusya’ya karşı ‘düşüncesizce’ uyguladığı ekonomik yaptırımlarla “kendini ciğerlerinden vurduğunu” ve kaldırılmadığı takdirde de bu yaptırımların Avrupa ekonomisini yok etme riski taşıdığını dile getiriyor.

Velhasıl ekonomik buhran diyebileceğimiz dünyanın geçtiği bu zor süreç ülke yönetimlerinin siyasi yaklaşımlarındaki ezberlerinin bozulmasına da neden oluyor. Dünün sürtüşmeleri, gerilimleri, kavgaları ve ideolojik ayrışmalar bir tarafa bırakılarak reel politik gereği ilişkilerde yeni sayfalar aralanmaya çalışılıyor.

ABD Başkanı Biden’ın geçen ay gerçekleşen Ortadoğu ziyaretini bu minvalde değerlendirmek mümkün. Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinden sorumlu tuttuğu veliaht prens Muhammed bin Selman için “onu parya yapacağım” diyen ABD Başkanı tüm söylediklerinden geri adım atarak, petrol arzını artırmasını talep etmek için Riyad’ın kapısını çalmak zorunda kaldı.

Daha önce söylediklerini yutmasına mukabil Biden, Muhammed bin Selman’dan istediğini aldı mı peki? Açıkçası Biden’ın Suud yönetiminden istediğini aldığı söylenemez. Bu konuda uluslararası analizlerin ortak görüşü de bu yönde.

 Biden’ın talebine rağmen Riyad yönetimi, petrol fiyatlarını düşürecek oranda üretimde kayda değer bir artış yapmadı.  Biden’ın ziyaretinin bir diğer gayesi, İsrail talebi doğrultusunda İran karşıtı cepheyi tahkim etmek, bu noktadaki girişime de Suudi Arabistan’ın öncülük etmesini sağlamaktı. Ancak Riyad bu konuda da Biden’ın isteğine kapı aralamadı. “Arap Nato”su şeklindeki yakıştırmalarla İran karşıtı bir cephe ihdas etme çabalarının temelsiz olduğunu söyledi Suudiler. Sonuç olarak gezi, ABD kamuoyunda yokuş aşağı hızla giden Biden’ın imajını ve ABD ekonomisini düzeltmeye merhem olmazken Muhammed bin Selman’ın imajı ve Suudi Arabistan açısından daha verimli geçti denebilir.

-Bu noktada Ortadoğu jeopolitiğinde dikkat çeken bir hususun altını çizmemiz gerekiyor. O da ABD’nin Ortadoğu’daki müttefikleri nezdinde çok ciddi bir itibar kaybı yaşadığı realitesidir.  Özellikle ABD’nin Afganistan’dan palas pandıras çekilmesi sonrası bu itibar ve güven kaygı çok daha hızlanmış bulunuyor.

Her ne kadar Biden bu son ziyaretinde “Ortadoğu’da Rusya ve Çin’e dolduracak boşluk bırakmayacağız.” buyursa da bölge ülkeleri artık yumurtaları tek sepette toplamak istemiyor. Jeopolitik gerekçelerin yanı sıra ekonomik nedenlerden dolayı müttefiklik anlayışını gözden geçiriyorlar. Bu meyanda ABD’nin yörüngesinden tam olarak çıkmasalar da siyasi ve ekonomik anlamda iş birliği yaptıkları ülkeleri çeşitlendiriyorlar. O ülkelerin başında da Rusya, Çin ve Türkiye geliyor. Hatta ABD ve İsrail’in İran karşıtı bir cephe oluşturmaya çalıştığı bir dönemde Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı’nın “İran’la başa çıkmak için diplomatik çözümlerin en tercih edilen yöntem olduğunu” söylemesi oldukça manidar. Bunun öncesinde Muhammed bin Selman, “İran ve Suudi Arabistan’ın komşu olduğunu, iki ülkenin bir arada yaşamanın yollarını aramasının daha iyi olacağını” ifade etti. 

İran Dış Politikalar Stratejik Konseyi Başkanı ve Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’in Danışmanı Kemal Harazi de bölgesel sorunların çözümü için “Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi öncü ülkelerin katılımıyla bölgesel bir diyalog ortamı oluşturulması” gerektiğini belirtmiş ve Tahran’ın bu diyalog ortamının oluşturulması için hazır olduğunu ifade etmişti.

Siyaseten ya da konjonktürel olarak dillendirilmiş demeçler olarak görülse de ABD ve İsrail’i memnun etmeyen tespitler ve değerlendirmeler bunlar. Sadece Suudi Arabistan değil diğer birçok Arap rejiminin de ABD’nin İran’a karşı oluşturmaya çalıştığı cepheye karşı mesafeli oldukları gözlemleniyor. Bunda dünyanın geçtiği ekonomik gerçekliğin büyük etkisi var.

Velhasıl, batı medyasına yansıdığı şekilde ifade edecek olursak Biden, bölgeye yönelik gerçekleştirdiği ziyaretten “ABD’nin Ortadoğu’da eskisi gibi söz sahibi olacağına dair umutlarını yitirerek” dönmüştür. Bir başka ifadeyle Ortadoğu artık ABD’nin tek başına at koşturduğu bir coğrafya değildir. Her ne kadar İsrail ile normalleşme yolunda adımlar atmış olsalar da bölge ülkeleri diğer küresel ve bölgesel aktörlerle iş birliği içinde daha dengeli bir politika izleyecekleri izlenimi vermektedirler.

———————————————————

“Büyük Şeytan” ile İran’ın Ortak Noktası

ABD Başkanı Biden’ın eli boş döndüğü Suudi Arabistan ziyaretinin ardından Türkiye, Rusya ve İran liderlerini Tahran’da bir araya getiren üçlü zirve ve sonuçları geçen ayın dış politika gündeminin önemli başlıklarından biriydi.

Türkiye, İran ve Rusya arasında düzenlenen Astana Formatındaki Üçlü Zirve’nin odak noktası Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik yapacağı muhtemel operasyondu. Üçlü zirvede İran ve Rusya’nın “askeri müdahale sorunu artırır” yönündeki itirazlarına, operasyona yeşil ışık yakmamalarına rağmen Türkiye, “Suriye’den terörü söküp atma” konusundaki kararlılığını son derece net bir biçimde ortaya koydu.

-Türkiye Neden Harekâtı Gerçekleştirme Konusunda Israrcı?

Çünkü harekât hem Türkiye’nin güvenliği hem de Suriye’nin geleceği açısından elzem. Harekât ile özellikle Münbiç ve Tel Rıfat bölgesinden Türkiye’ye yönelik artan terör saldırılarının önüne geçilecek hem de Türkiye’deki 1 milyona yakın sığınmacının ülkelerine dönüşünün önü açılacak. Harekât ile Türkiye ayrıca oluşturulmak istenilen terör koridoru ile Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik hamlelere hem de Suriye’nin demografik yapısını değiştirmeye yönelik projeye önemli bir darbe vurmuş olacak.

-İran-Rusya ve ABD operasyona neden karşı çıkıyor?

ABD’nin terör unsurlarıyla bölgede bir devletimsi yapı kurmaya çalıştığı sır değil. Rusya ise ne Türkiye’yi kaybetmek ne de kullanışlı terör örgütü aparatını tamamen ABD’ye bırakmak istemiyor. Ancak her fırsatta “Suriye’nin toprak bütünlüğü korunmalı” diyen İran, “büyük şeytan” ABD’nin Suriye’yi bölmek için kullandığı terör örgütlerine karşı neden Türkiye’nin yanında yer almaz da karşısında durur, hatta bu noktada en agresif tutum içinde olur? Cevabı detaylandırmak mümkün ama biz kısaca cevaplayalım. Çünkü Türkiye, İran açısından bütün tehdit unsuları arasında en öncelikli mücadele edilmesi gereken, en nazik ifadeyle de en ciddi rakip olarak görülmekte.

İran, Irak ve Suriye’den tutun da Kafkaslara varıncaya kadar kendi Şii hinterlandı olarak gördüğü tüm coğrafyada Türkiye’nin görünür olmasından, nüfuzundan rahatsızdır. Mezhep tabanlı dış politikasını bu eksende yürütmektedir. Suriye’nin demografik yapısının değiştirilmesi, Suriye’nin Şiileştirilmesi projesinin sekteye uğratılmaması açısından Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik harekâtına karşıdır. Bunun önüne geçmek için ABD gibi o da ve onun kuklası Esed rejimi de terör örgütünü sinsice kullanmaktadır. Bir başka ifadeyle “Büyük Şeytan” dedikleri İran’ın ortak paydası PKK/PYD/SDG gibi terör örgütlerini Türkiye’ye karşı taşeron olarak kullanmalarıdır.

-Tahran yönetiminin söylemleri samimiyetten yoksundur. Kamufle etmeye çalışsa da Tahran, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların geri dönüşüne karşıdır. Afgan sığınmacılara Türkiye ulaşmaları için yol veren İran, ekonomik ve toplumsal anlamda Türkiye’ye maliyet çıkartma hedefi doğrultusunda politika gütmektedir.

Suriye ve Irak toprakları, Lübnan ile birlikte Tahran yönetiminin diline pelesenk ettiği şekliyle ifade edilecek olunursa “direniş hattı”dır. Ama bu direniş hattı iddia edilenin aksine sadece İsrail’e karşı değil ne yazık ki tüm Sünni dünyaya karşı direniş hattı olarak görülüp kullanılmaktadır. İran, dün de böyleydi bugün de böyle, öyle gözüküyor ki mezhep eksenli politikadan vazgeçmediği sürece yarın da değişen bir şey olmayacaktır.

-Şüphesiz İran’ın Türkiye alerjisini depreştiren birçok jeopolitik gelişme de söz konusu oldu son süreçte. Bunlardan biri Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir sürecin başlamış olmasıdır. Bir diğer konu Karabağ zaferi sonrası Kafkaslardaki Türkiye-Azerbaycan lehine, Ermenistan-İran aleyhine ortaya çıkan siyasi konjonktürdür.  Bakın, İran dini lideri Ayetullah Hamaney sadece Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki YPG/PKK’ya yönelik muhtemel harekâtına karşı olmadığını aynı zamanda Türkiye ile Azerbaycan’ı birleştirecek Zengezur koridorunun açılmasına da karşı olduklarını belirtiyor. Ne diyor Hamaney; “İran-Ermenistan sınırını bloke etme politikası olursa buna karşı çıkarız. Bu sınır binlerce yıllık iletişim yoludur.”

İran’ın dini liderinin bu çıkışı İran’ın muhtemel ticari kayıplarından çok Türkiye-Azerbaycan ve merkez Asya ülkeleri arasındaki işbirliği kanallarının açılması ve dolayısıyla Türkiye’nin jeopolitik üstünlüğünden duyduğu rahatsızlığın bir yansımasıdır aslında. Türkiye’nin, enerji, ticaret ve lojistik için bir geçiş merkezi olarak ayrışmasına duyulan hazımsızlıktır. 

-Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik gerçekleştireceği muhtemel operasyonun karşısında sadece PKK/YPG terör örgütü değil, Esed’in şebbihaları ile birlikte İran’ın paramiliter Şii milisleri de olacaktır.

Türkiye ile İran arasındaki rekabetin derinleşip, sıcak bir çatışmaya dönüşmesini, bölgenin iki önemli ülkesinin enerjilerini, imkanlarını savaşarak tüketmelerini arzu eden çevrelerin varlığı yadsınamaz bir gerçek. Dolayısıyla dengelerin hızla değiştiği, mezhepsel ve jeopolitik fay hatlarını tetiklemeye yönelik provokasyonlara karşı Türkiye’nin çok dikkatli olması gerekiyor.

Toparlarsak, devrimden bu yana İran yönetimleri ne yazık ki izleye geldiği mezhep eksenli yayılmacı politikalarıyla hem Ortadoğu coğrafyasında hem Batı dünyasında kendi kendini izole eden ülke haline gelmiştir. O derece ki birçok Ortadoğu ülkesinde yapılan anketlerde işgalci İsrail’den çok daha “tehlikeli” çok daha “nefret edilen” ülke olarak algılanmaktadır. Türkiye’de de birçok analizde vurgulandığı gibi benzer bir imaja sahiptir. Türkiye, uluslararası arenada ötekileştirildiği dönemlerde komşu olarak gördüğü İran’ı hep kollamıştır. Ancak, Türkiye Tahran yönetiminden aynı yaklaşımı hiçbir zaman görmemiştir. Bu yüzden, en az ABD-İsrail ve Rusya kadar tehdit unsuru bir ülke olarak görülmektedir İran. Bunun müsebbibi de ifade ettiğimiz gibi mezhep eksenli politikalarından bir türlü vazgeçmeyen Tahran yönetimleridir.

Zaho Provokasyonu Yeni Bir Acem Oyunu mu?

Tahran’daki üçlü zirvede Türkiye’nin, harekât konusunda kararlılığını ortaya koymasının hemen ardından Zaho’da sivillere yönelik gerçekleştirilen ve Türkiye’yi zan altında tutmaya yönelik provokasyonun organizatörünün İran ve PKK olduğu yönünde güçlü bir kanaat hâkim. Türkiye karşıtlığı ile maruf Iraklı gazeteci Mahmud Kifah’a göre ise, Zaho’daki provokasyon son dönemde İran’ın Irak’taki kuklası Eski Başbakan Nuri Maliki hakkında ortaya çıkan skandalları örtbas etmeye ve Irak kamuoyunun dikkatlerini başka yöne çekmeye yönelik bir adım.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, 2022-Ağustos, Sayı: 438

İslam ve İhsan

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.